16 Ekim 2013 Çarşamba

şu saat oldu günlükleri paramparça ettiğime üzülmedim... yeni bir blog açtım gündeme dair paylaşımlarda bulunmak için. ama sanki biraz yorgun muyum onunla ilgilenmek için ne. üst üstte dinlediğim ezgiler kötü çöreklendi üstüme. kendimi özlemişim ben... onu fark ettim. kendimi özlemişim...
şöyle bir sayfalar arasında dolanırken bir videonun üstüne şu not düşülmüş 'kalanları sevin,yoksa böyle özlersiniz'. sevmenin kalıp gitmeyle alakası yoktur ki özlemin de olmadığı gibi. giden, gitmek isteyen gider ve onu ilgilendirmez ki kalanın hala onu seviyor olması. kalanın derdidir bu. ve giden özlenir. ama özlem, evet en çok yokluğunda koyar gibi görünse de aslında fiziken yanınızda olsa da ruhen başka yerdeyken yerlerdeyken kötüdür. özlem fiziksel yokluğun yarattığı bir duygu değildir ki hem. elbette bence böyle. tuhaf bir cümle olmuş bu. ya da bana tuhaf geldi. tuhaf değil mi hakikaten? ''kalanı sevin, yoksa böyle özlersiniz''.
 peki giden, gidenler... özlem duygusundan bu kadar mı yoksunlar ki gelmiyorlar? elbette her giden için söylemiyorum bunu. fiziksel gidişlerin dönüşü söz konusu değil hala. buna bi çare bulunmadı tıp. gerçi ölüm dışında giden dönecekse gitmesinin anlamı ne ki? giden o... gittiği yerde kalmalı... ki giden olsun. giden olmayı hak etsin. dimi? ve giden, git demeden gidemediğini unutmamalı. evet o gider ama sen de gitmesini istediğinde gerçekten gitmiş olur. o eylem o vakit hayat bulur...
kalanı da gideni de sevin. ne kaybedeceksinzi ki? ne kaybedebilir ki bir insan severken? he şu bir gerçek her sevilen sevildiğinden haberdar olmamalı. hak etmez çünkü. sevilmeyi... en azından sen tarafından sevilmeyi hak etmez... hoyratça kullanır sevgini. tüketir... yorar... bencillik yapar... bu da çirkinleştirir onu... kendine kızarsın ben nasıl sevdim bunu diye. ama artık çok geçtir. yürek sana karşı bağımsızlığını ilan etmiştir. geçmiş ola...
konuyu dağıttım sanki. ya da başından dağınık başladım...bilemedim ki...


(on altı ekim / yirmi bir otuz beş)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder